Fetih 1453

0
557

Hepiniz filmin sonunu biliyorsunuz ama bize yine de uyarmak düşer : okuyacağınız yazıda Fetih 1453 filmi ile ilgili ayrıntılı bilgi yer almaktatır.

Öncelikle söylemek gerekir ki, izlesem mi izlemesem mi diye düşünmeye mahal vermeyin, mutlaka Fetih 1453’ü izleyin. Eleştirmek için dahi olsa filmi dikkatli bir gözle izlemek sizi sığ eleştirilerden uzaklaştıracaktır. Eleştiri demişken bahsetmek gerek, şöyle olsa daha iyi olurdu dozunda eleştiriler her zaman yapıcı ve motive edicidir ancak çalıntı, özenti, kalitesiz gibi sözler hiç bir yapıcı taraf içermez ve ayrı bir düşmanlığın ayrı bir kinin ürünüdür.

Böyle bir filmin özlendiği apaçık ortadadır. Filmin vizyona girişinin 7. gününde hala sinema gişelerinin önünde kuyruk olması da bunun kanıtı. Kuyruklarda 7 yaşında çocukları da emekli amcaları da görmek mümkün. Fetih 1453 Türk Sineması için önemli bir başlangıç. Daha önce Cüneyt Arkın’ın bin bir zorlukla çektiği kılış-kalkanlı filmlerin yaptığı etki 21. yüzyılda ancak bu tür filmlerle elde edilebilir. Türk Milleti tarihine karşı duyarsız değildir ancak bu duyguları etkili ve kaliteli uyaranlarla uyarılmadıkça gün yüzüne çıkmıyor. Faruk Aksoy’un başlattığı bu yol hayli uzun bir yol. 1453 tarihsel olarak da bir orta nokta. Bu tarihten daha öteye giden ya da daha beriye gelen zaferler destanlar filmleştirilebilir. Malazgirt, Dandanakan, Talas ve daha onlarcası Türk yönetmenlerini ve yapımcılarını beklemektedir. Şimdi biz de filmde gördüklerimizden bahsedelim;

Bir tarihçi televizyonda “sanki surlar tek bir duvardan oluşuyormuş gibi bir görüntü vardı” eleştirisini yapmıştı. Filmin bir kaç yerinde 2 duvarlı surlar gösterilmiş, ancak surların dışında 3. bir duvar daha olduğu biliniyordu.

Yine çok yapılan eleştirilerden biri Fatih Sultan Mehmed’in burnu ile ilgili. Tamam Devrim Evin’in burnu Fatih’inkine benzemiyor ama benzetmek için makyaj yapılsaydı, Engin Altan Düzyatan’ın 12 Eylül komedisi Bu Son Olsun’da takma bıyık takması gibi bir şey olacaktı.

Gelelim Yılmaz Özdil’in eleştirilerine. İsim vermemek komik olurdu çünkü bu yazıyı okuyan çoğu kişi zaten Yılmaz Özdil’in yaptığı eleştirileri de okumuştur. Yılmaz Özdil, öylesine kendinden beklenmeyen sığlıkta eleştiriler yapmış ki, sevenleri bile sosyal medyada üzüntülerini dile getirmiş. Faruk Aksoy da filmin resmi internet sitesinde bu eleştirilere cevaben bir yazı kaleme almış. Yılmaz Özdil’in çalıntı dediği sahneler savaş filmlerinde sık rastlanan sahneler olabilir ancak, ok atılınca kalkanların kaldırıldığı sahneye çalıntı demek, bir nesne atılınca eğilerek bundan kaçması çalıntı demek, kule yanarak devriliyor bu da çalıntı demek biraz zorlama olmuş. Yılmaz Özdil’in tek tutarlı eleştirisi Fatih’in rüyasında Osman Bey’i gördüğü ve yüzüğü lavların, ateşlerin içine düşürdüğü sahne, Frodo’nunkine hayli benzer olduğuydu. Fatih Aksoy’un Yılmaz Özdil’in eleştirilerine cavabı için buraya bakabilirsiniz.

Filmin ilk yarısı hayli durağandı. Ama oyunculuklar sıradan değildi. Sultan Mehmed Han’ı oynayan Devrim Evin, Ulubatlı Hasan’ı oynayan İbrahim Çelikkol filmde yeteneklerini göstermişler. Ama bizim dikkatimizi Zağanos Paşa’yı oynayan Sedat Mert çekti, önümüzdeki günlerde farklı projelerde sıklıkla rastlayacağız gibi duruyor. Jüstinyani rolündeki Cengiz Coşkun’u da takibe alabilirsiniz.

Ulubatlı Hasan ile Era arasında geçenler klişeydi ama Jüstinyani ve Ulubatlı’nın düşmanlıklarına bir de kız meselesi eklenmesi renk katıcı bir unsur olmamış değil. Era’nın hamile kalması ise sadece klişe değil biraz da güldürücüydü. Urban Usta’nın Bizanstan kaçırılarak  Şahi topları döktürmek için getirilmesi iyi bir kurguyla filmin içine yerleştirilmiş.

Muhasara esnasında ordunun içine düştüğü ümitsizlik Akşemseddin gelene kadar öyle güzel yansıtılmış ki filmi izlerken bir an “acaba İstanbul’u alamadık mı ?” diye bir düşünce geçiveriyor içinizden. Koskoca Sultan Mehmed Han’ın kopartığı tesbih tanelerinin üzerinde tepinmesi biraz feminen ve gereksiz olmuş, öfke ve huzursuzluk daha güzel yansıtılabilirdi.

Akşemseddin geldikten sonra film biraz daha tempo kazanıyor. Son ve büyük taarruz, Mehmed Han’ın konuşması çok güzel. Ulubatlı’nın surlara bayrak diktiği sahne çok abartılmamış ama o kutlu hedefin verdiği azim güzel anlatılmış. Jüstinyani ile Hasan’ın bire bir dövüşü olmasa da olabilirdi.

Bir parantez de müzikler için açalım. Tabi ki bir Brave Heart müziği olmamış. Ama mevcut müzikler yerli yerinde kullanılmış. Çok orjinal bir melodi kulağımıza çarpmasa da, Itri’nin çağları aşan iki bestesi çok uygun zamanlarda kullanılarak doğru duyguyu seyirciye veriyor.

Filmde en güzel nokta düşmanın aşağılanmamış olması. Tamam yine eğlence sahneleri biraz cinsel içerikli ve dejenere görüntüsü verilmek istenmiş ama Avrupa’da bu sahneleri izleyenlerin çok da rahatsız olacakları söylenemez.

İstanbul’a ve Ayasofya’ya giriş çok güzel tasvir edilmiş ama işte olayın en heyecanlı yerinde de film bitirilmiş. Ayasofya’nın cami ilan edilişi, İstanbul’da üç gün süren (edepli) yağma, Türklerin asıl vasıflarının gösterileceği yerlerde film bitmiş. “İkincisi çekilir mi acaba” diye düşünmedik değil. Ayrıca kapı açılışında İstanbul manzarası öyle güzel ki, şu Zeytinburnunda yapılan kuleleri gözlerimiz aradı !

Filmi mutlaka görün ve destek verin. Yapımcı ve yönetmenlere şevk gelsin. Tarihimizi daha güzel, daha kaliteli olarak beyazperdeye taşıyalım. Sinema 20. ve 21. yüzyılın en önemli propaganda aracıdır.

Yazımızı Atatürk’ün sözü ile bitiriyoruz : Türk gençleri ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here